Sen beni bırakıp böyle gitmezdin hiç! Yapmazdın.
Sofanın
orta yerinde, sırtını üst kata çıkan merdivene, yüzünü verandaya açılan geniş
kapıya dönmüş bir şekilde dimdik duruyordu. Eğilmeyi reddedercesine omuzları
dimdik. Geri gelir sanıp uzunca süre olduğu yerden verandaya doğru baktı. Bir
adım atmadı geniş ahşap kapıyı kapatmak ya da üst kata çıkan merdivenlere
oturmak için.
Gölgesi
bile gitmişti hâlbuki. Evin içerisindeki kokusu bile yok olmuştu bir anda.
Arkasına bakmış mıydı sahi, görmemişti, anımsamıyordu. Her şey böylesine yarım
kalmışken düşünemedi tüm bunları.
Bir an
arkasından gitmek geldi içinden. Bir adım atar oldu geniş ahşap kapıya doğru.
Geri çekti adımını aniden. Sanki ayağının altından kayıyordu yer. Başı mı
dönüyordu? Deprem mi oluyordu? Sabit kaldı olduğu yerde. Adımını geri çekip
aynı yerine hizası hizasına koydu. Duruşunu bozmadan bir süre daha olduğu yerde
durup verandaya açılan geniş kapıdan dışarı doğru bakmaya devam etti. Arkasına
dönecek oluyordu, içi el vermiyordu. Kapıyı örtecek oluyordu, içi el
vermiyordu. Olduğu yerde öylece dışarı baktı sadece…
Yapma, yapma… …Sen misin her
şeyi silmekten bahseden? Böyle gitmek
var mıydı?
Salonda, canım kenarına koyduğu
tekli koltukta oturup çayını yudumluyordu. Yağmuru severdi, izliyordu. Koskoca
evdeki tek ses yağmurun cama vuruş sesiydi. Yarım yamalak kalan fısıltılar,
sözlerde silinmişti kulağından. Zor atmıştı onları. Anılar duruyor bir yerde
bekçi gibi başını bekliyorlardı adeta. Kurtulana kadar kendini hapiste gibi
hissetti. Nefes alamıyordu. Konuşamıyordu. Bir söz edecek olsa boğazında
düğümleniyordu. İpe dizilmiş boncuk gibi aynen geri yutuyordu içindekileri,
sıra sıra.
Tekli
koltuğun çaprazında, salonun girişindeki kapının biraz arkasında kalan, ahşap
oyma kitaplığa ilişti gözü bir an. Kitapların bir tanesinin arasında ince bir
kağıt parçası sallanıyordu aşağıya doğru. Meraklandı ama yağmur seyrini yarıda
bırakıp gidip bakmak istemiyordu. Kitaplıktan öte çevirdi yüzünü ve dışarıyı
izlemeye devam etti bir süre. Aklının bir yerinde kalmıştı ama o kağıt parçası.
Çayından
bir yudum daha aldı ve fincanı bıraktı altlığına. Yerinden doğruldu hafifçe
yüzünü kitaplıktan yana çevirdi. Koyu kahve, oyma, ahşap kitaplığın yanına
kadar geldi, sarkan kağıt parçasını aldı eline.
“…Bir gece,
Bir gün,
Bir dün,
Bir zaman,
Bir Adam,
Gelip sırtını
dayadı.
Bildim.
Işık bende…”
O an
kafasında birden sesi beliriverdi. “ Çok beğendim, daha önce kimse bana şiir
yazmamıştı ki.” İrkildi. Nereden çıkmıştı şimdi bu. Onca zaman başında bekleyen
anılar daha yeni yeni gitmişken nereden gelmişti bu kağıt.
Hızlıca
katlayıp koydu kağıdı rastgele bir kitabın arasına. Atmaya gönlü razı olmadı,
ama rastgele bir kitap seçti kapağına bile bakmadan. Bunca zaman içinden
sıyırıp, hatta kazıyıp atmak istedikleri bir bir beliriyordu sanki gözünün
önünde, burnunun dibinde.
Her şeyden
evvel kokusu geldi. Çıktı salondan. Sofaya geçti. Geniş ahşap kapıyı açtı. Evin
içerisi bir anda yaz yağmurundan ıslanmış toprağın kokusu ile doldu. Yine aynı
yerde, aynı acıların, anıların başında nöbet tutuyordu.
Demek yine bana hüsran, bana yine hasret var. Yine bana esmer günler
düştü.
Yatağından
kalktı yavaşça. Doğruldu. Ayağına geçirdi terliklerini gece bıraktığı yerden.
Komodinin üzerinde duran bardağına uzanıp bir yudum su içti, hemen onun yanında
duran sigarasından bir tane yaktı, iki nefes çekip kül tablasına bıraktı.
Kalktı, elini yüzünü yıkadı. Geri gelip üstüne bir şeyler giydi. Serin gibi
hissetmiş olacak ki ince bir hırka aldı üzerine.
Odanın
içerisine şöyle bir göz gezdirdi. Yürümeye başladı. Yatağın diğer başına kadar
gelip yatağa dokundu. Sanki her şey birer birer siliniyordu. Yürümeye devam
etti, odada hiçbir eşya kalmayana kadar. Tam hayalindeki gibi bir yatak odası
seçmişti kendine.
Çıktı
odadan üst katın holünde gezerken gözüne hep istediği o tablo takıldı. Yavaşça
siliniyordu. Duvarların boyası da soluk bir hal almıştı, hep hayal ettiği o
mavi değildi sanki giderek beyaza çalıyordu.
Merdivenlerden
aşağıya inerken tırabzanlardan destek aldı, ahşap, eski tırabzanlar da her
adımıyla gözden kayboluyordu. Bir adım yukarı yoktu artık.
Mutfağa
girdi. Hayalini kurduğu, deli gibi istediği u şeklinde tezgahı olan mutfağına
şöylece bir baktı. Çok severek aldığı kahve fincanları rafın üzerinde birer
birer gözden kayboluyorlardı, çok vakit geçmeden durduğu yerden bakılınca bir
raf da görünmez olmuştu zaten.
Mutfağın kapısını kapatıp yüzünü verandaya
açılan geniş ahşap kapıya döndüğünde ise artık arkasında bir mutfak kalmamıştı.
Gözünün önünde her şey silinip gidiyordu.
İlerledi.
Ahşap kapının sağında duran portmantonun yanındaki ayakkabılarını aldı, geçirdi
ayağına bağcıklarını bağlamadan. Ahşap kapıya doğru yürüdü, verandaya çıktı,
solunda çok istediği sallanan sandalyesi olacaktı ama yoktu.
Verandadan
bahçeye inen iki geniş basamağı adımladı. İndi, iki adım attı ileri doğru. Yere
eğildi, yerden bir taş aldı. Arkasına bile dönmeden fırlattı taşı, boşluğa. Bir
zamanlar evinin olduğu yerde artık hiçbir şey yoktu o taştan başka.
Ne kadar
çok hayal etmişti o evi.
Yapma… Yapma…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder