2 Ağustos 2014 Cumartesi

ESMER GÜNLER

Sen beni bırakıp böyle gitmezdin hiç! Yapmazdın.


            Sofanın orta yerinde, sırtını üst kata çıkan merdivene, yüzünü verandaya açılan geniş kapıya dönmüş bir şekilde dimdik duruyordu. Eğilmeyi reddedercesine omuzları dimdik. Geri gelir sanıp uzunca süre olduğu yerden verandaya doğru baktı. Bir adım atmadı geniş ahşap kapıyı kapatmak ya da üst kata çıkan merdivenlere oturmak için.

            Gölgesi bile gitmişti hâlbuki. Evin içerisindeki kokusu bile yok olmuştu bir anda. Arkasına bakmış mıydı sahi, görmemişti, anımsamıyordu. Her şey böylesine yarım kalmışken düşünemedi tüm bunları.

            Bir an arkasından gitmek geldi içinden. Bir adım atar oldu geniş ahşap kapıya doğru. Geri çekti adımını aniden. Sanki ayağının altından kayıyordu yer. Başı mı dönüyordu? Deprem mi oluyordu? Sabit kaldı olduğu yerde. Adımını geri çekip aynı yerine hizası hizasına koydu. Duruşunu bozmadan bir süre daha olduğu yerde durup verandaya açılan geniş kapıdan dışarı doğru bakmaya devam etti. Arkasına dönecek oluyordu, içi el vermiyordu. Kapıyı örtecek oluyordu, içi el vermiyordu. Olduğu yerde öylece dışarı baktı sadece…


Yapma, yapma…  …Sen misin her şeyi silmekten bahseden?  Böyle gitmek var mıydı?

           
Salonda, canım kenarına koyduğu tekli koltukta oturup çayını yudumluyordu. Yağmuru severdi, izliyordu. Koskoca evdeki tek ses yağmurun cama vuruş sesiydi. Yarım yamalak kalan fısıltılar, sözlerde silinmişti kulağından. Zor atmıştı onları. Anılar duruyor bir yerde bekçi gibi başını bekliyorlardı adeta. Kurtulana kadar kendini hapiste gibi hissetti. Nefes alamıyordu. Konuşamıyordu. Bir söz edecek olsa boğazında düğümleniyordu. İpe dizilmiş boncuk gibi aynen geri yutuyordu içindekileri, sıra sıra.

            Tekli koltuğun çaprazında, salonun girişindeki kapının biraz arkasında kalan, ahşap oyma kitaplığa ilişti gözü bir an. Kitapların bir tanesinin arasında ince bir kağıt parçası sallanıyordu aşağıya doğru. Meraklandı ama yağmur seyrini yarıda bırakıp gidip bakmak istemiyordu. Kitaplıktan öte çevirdi yüzünü ve dışarıyı izlemeye devam etti bir süre. Aklının bir yerinde kalmıştı ama o kağıt parçası.

            Çayından bir yudum daha aldı ve fincanı bıraktı altlığına. Yerinden doğruldu hafifçe yüzünü kitaplıktan yana çevirdi. Koyu kahve, oyma, ahşap kitaplığın yanına kadar geldi, sarkan kağıt parçasını aldı eline.

“…Bir gece,
      Bir gün,
      Bir dün,
      Bir zaman,
      Bir Adam,
      Gelip sırtını dayadı.


      Bildim.
      Işık bende…”

            O an kafasında birden sesi beliriverdi. “ Çok beğendim, daha önce kimse bana şiir yazmamıştı ki.” İrkildi. Nereden çıkmıştı şimdi bu. Onca zaman başında bekleyen anılar daha yeni yeni gitmişken nereden gelmişti bu kağıt.

            Hızlıca katlayıp koydu kağıdı rastgele bir kitabın arasına. Atmaya gönlü razı olmadı, ama rastgele bir kitap seçti kapağına bile bakmadan. Bunca zaman içinden sıyırıp, hatta kazıyıp atmak istedikleri bir bir beliriyordu sanki gözünün önünde, burnunun dibinde.

            Her şeyden evvel kokusu geldi. Çıktı salondan. Sofaya geçti. Geniş ahşap kapıyı açtı. Evin içerisi bir anda yaz yağmurundan ıslanmış toprağın kokusu ile doldu. Yine aynı yerde, aynı acıların, anıların başında nöbet tutuyordu.


Demek yine bana hüsran, bana yine hasret var. Yine bana esmer günler düştü.


            Yatağından kalktı yavaşça. Doğruldu. Ayağına geçirdi terliklerini gece bıraktığı yerden. Komodinin üzerinde duran bardağına uzanıp bir yudum su içti, hemen onun yanında duran sigarasından bir tane yaktı, iki nefes çekip kül tablasına bıraktı. Kalktı, elini yüzünü yıkadı. Geri gelip üstüne bir şeyler giydi. Serin gibi hissetmiş olacak ki ince bir hırka aldı üzerine.

            Odanın içerisine şöyle bir göz gezdirdi. Yürümeye başladı. Yatağın diğer başına kadar gelip yatağa dokundu. Sanki her şey birer birer siliniyordu. Yürümeye devam etti, odada hiçbir eşya kalmayana kadar. Tam hayalindeki gibi bir yatak odası seçmişti kendine.

            Çıktı odadan üst katın holünde gezerken gözüne hep istediği o tablo takıldı. Yavaşça siliniyordu. Duvarların boyası da soluk bir hal almıştı, hep hayal ettiği o mavi değildi sanki giderek beyaza çalıyordu.

            Merdivenlerden aşağıya inerken tırabzanlardan destek aldı, ahşap, eski tırabzanlar da her adımıyla gözden kayboluyordu. Bir adım yukarı yoktu artık.

            Mutfağa girdi. Hayalini kurduğu, deli gibi istediği u şeklinde tezgahı olan mutfağına şöylece bir baktı. Çok severek aldığı kahve fincanları rafın üzerinde birer birer gözden kayboluyorlardı, çok vakit geçmeden durduğu yerden bakılınca bir raf da görünmez olmuştu zaten.

             Mutfağın kapısını kapatıp yüzünü verandaya açılan geniş ahşap kapıya döndüğünde ise artık arkasında bir mutfak kalmamıştı. Gözünün önünde her şey silinip gidiyordu.

            İlerledi. Ahşap kapının sağında duran portmantonun yanındaki ayakkabılarını aldı, geçirdi ayağına bağcıklarını bağlamadan. Ahşap kapıya doğru yürüdü, verandaya çıktı, solunda çok istediği sallanan sandalyesi olacaktı ama yoktu.

            Verandadan bahçeye inen iki geniş basamağı adımladı. İndi, iki adım attı ileri doğru. Yere eğildi, yerden bir taş aldı. Arkasına bile dönmeden fırlattı taşı, boşluğa. Bir zamanlar evinin olduğu yerde artık hiçbir şey yoktu o taştan başka.

            Ne kadar çok hayal etmişti o evi.


Yapma… Yapma…
           



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder